Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR)-1
Tarih: 03-09-2018 21:45:00 Güncelleme: 03-09-2018 22:05:00


Karl Marx’ın Cenevre’de toplanan I. Enternasyonal Kongresi’ne sunduğu ‘Sendikaların Rolü, Önemi ve Görevleri Hakkında’ kararla, ilk defa bir sınıf örgütü olarak sendikalar hakkındaki Marksist görüşün temelleri atılmış, sınıf sendikacılığının en temel ilkesi belirlenmiştir. Bu karara göre, sendikalar işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olmalı, görevleri sadece ekonomik alanda değil, aynı zamanda işçi sınıfının tam kurtuluşu için mücadele etmek olmalıdır. “(Sendikalar) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar. (Böylece) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranarak birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır.”[75]

Sendikalar, ilk ortaya çıktığında sınıfın genelinin çıkarlarını gözeten bir yapıda oluşmamış olmasına rağmen, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ısrarla işçi sınıfının en geniş kesimlerini birleştirme ve örgütlenme merkezleri olarak görülmüştür. Ancak sendikalar zaman içinde işçilerin ekonomik çıkarları için yürüttükleri mücadelenin ötesine geçerek, toplumsal ve siyasal olarak etkinliğini arttıran işçi sınıfı hareketinin önde gelen mücadele araçlarından birisi hâline gelmişlerdir. Karl Marx, Friedrich Bolte’ye yazdığı 23 Kasım 1871 tarihli mektubunda bu durumu şöyle ifade etmektedir: “İşçilerin ayrı ayrı ekonomik hareketlerinden politik bir hareket doğar. Bu hareket çıkarlarını, genel bir biçimde, zorlayıcı nitelikte genel bir toplumsal gücü içerir biçimde, elde etmeyi amaçlayan sınıfın hareketidir. Eğer bu hareketler, önceden belirli ölçüde örgütlenmiş olmayı gerektiriyorsa, kendileri de aynı şekilde bu örgütlenmeyi geliştiren araçlardır.”[76]

I. Enternasyonal ile birlikte sendikaların niteliğinde önemli değişiklikler yaşanmış, sendikalar erkek-kadın, vasıflı-vasıfsız, siyah-beyaz vb ayrımlar yapmadan bütün işçi sınıfının birleşme merkezleri hâline gelmeye başlamıştır. Bu döneme kadar sendikalar, hızla büyüyen işçi sınıfın diğer kesimlerini dışlamış, sadece üretim birimlerinde ve işkollarında çalışan işçilerin kendi haklarını güvenceye almak, hatta patrona karşı olduğu kadar, işsizlere karşı da işçilerin kendi iş güvencelerini sağlamak için mücadele etmiştir. I. Enternasyonal ile birlikte sendikaların ve sendikal mücadelenin oldukça dar olan içeriği önemli bir değişim yaşamış hem nicelik, hem de nitelik açısından sendikaların işçi sınıfının bütün üyelerini kapsayan kitlesel sınıf örgütleri hâline gelmesi yönünde ilk adımlar bu dönem atılmıştır.

İşçi hareketinin tarihsel ilerleyişi içinde siyasi mücadele öncelik kazanmış, ama bu gelişme sendikal mücadelenin gereğini ve zorunluluğunu asla ortadan kaldırmamıştır. Karl Marx ve Friedrich Engels bütün sınırlılıklarına rağmen işçi sınıfının sendikal örgütlerine önem vermiştir. Onların sendikalara yaklaşımı, sendikaların işçi sınıfını tek bir çatı altında toplayan ve çıkarları için mücadele eden kitlesel sınıf örgütleri düzeyine yükseltilmesi açısından olmuştur.

İşçi sınıfının mücadele tarihine bakıldığında, sendikaların, emekçileri birleştiren ve mücadeleye yönelten bir rol üstlendikleri zaman, yaşanan saldırılar ne kadar büyük ve kapsamlı olursa olsun birleşen işçilerin mücadelesiyle geri püskürtülebildiği görülmüştür. İşçi sınıfını birleştirme ve mücadeleye çekme noktasında sendikalar kadar kitlesel, etkili ve önemli başka bir örgütlenme biçiminin olmaması onların önemini daha da arttırmıştır. Karl Marx sendikaların bu önemini şöyle tarif eder: “Sermaye ile emek arasındaki küçük çatışmalardan ibaret gündelik savaş için vazgeçilmez iseler de, örgütlü aygıtlar olarak, bizzat ücretlilik sisteminin kaldırılması için çok daha önemli.”[77]

Karl Marx’ın, sendikaların işçi kitlelerinin en geniş kesimlerini birleştirici rolünü öngörerek yaptığı değerlendirmeler, o dönemde olduğu kadar bugün için de geçerlidir. Marx, I. Enternasyonal’de sendikaların, işçi hareketinin geleceği açısından önemini şu ifadelerle açıklar; “İşçi sınıfının siyasal hareketinin kesin amacı, siyasal iktidarın ele geçirilmesidir ve elbette ki, bunun için daha önceden belli bir gelişim düzeyine ulaşmış, bizzat iktisadi savaşımlarda oluşmuş ve büyümüş bir işçi sınıfı örgütü gerekir.”[78]

Karl Marx’ın, söz konusu “iktisadi savaşım örgütleri” derken işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri olan sendikaları kastettiği açıktır.

Birinci Enternasyonal’in 1871’de toplanan Londra Konferansı’nda kabul edilen, -Karl Marx ile Friedrich Engels’in kaleme aldığı- ‘İşçi Sınıfının Siyasal Eylemi’ başlıklı karar metninde, işçi sınıfının kitlesel mücadelesi durumunda sınıfın ekonomik hareketi ile siyasal faaliyetinin birbiriyle kopmaz bir bütün oluşturacağı özellikle belirtilmiştir. İşçi sınıfının çıkarları gereği, hem sendikal mücadelenin ileriye çekilmesi, hem de ekonomik taleplerle siyasal talepleri ustaca birleştirerek sınıf hareketinin işçi sınıfının nihai amaçları doğrultusunda ilerlemesi gerektiği savunulmuştur.

Sınıf sendikacılığının, I. Enternasyonal’in tüm konferanslarında ısrarla vurgulanan en önemli ve belirleyici kıstasının “ekonomik mücadelenin siyasal mücadeleyle kopmaz bir bağ şeklinde sürdürülmesi gerektiği” üzerinedir. Sınıf sendikacılığını, tarih içinde ortaya çıkmış tüm sendikacılık yaklaşımlarından ayıran temel nokta burasıdır. İşçi sınıfının temel çıkarları, ancak köklü toplumsal-siyasal değişiklikler ile karşılanabilir. Bu anlamda tek başına ekonomik mücadelenin bunu karşılamaya yetmeyeceğinden yola çıkan sınıf sendikacılığı, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesinin arasındaki bağın kompası durumunda, sendikaların gerçek anlamda işçi sınıfı örgütleri olarak yaşamlarını sürdürmelerinin mümkün olmadığını ve burjuva siyaset alanının içine girmelerinin kaçınılmaz olacağını savunur.

Sınıf sendikacılığında, sendika ile işçi sınıfı partisi arasında siyasal-ideolojik bir bağın olması zorunludur. Bu olmadığında işçilerin örgütü olan sendikalar, kaçınılmaz olarak işçilerin değil, burjuvazinin siyasetini savunmak, burjuva partilerin etki alanına girmek durumunda kalırlar.

Kaynağını I. Enternasyonal’den alan sınıf sendikacılığı fikri, işçi sınıfının tüm kesimlerinin sendikalarda birleşmesi, işçiler arasındaki sınıf dayanışmasının güçlenmesi ve patronlara karşı işçi sınıfının en geniş kesimlerinin harekete geçirilmesini hedefler. İşçi sınıfının ekonomik mücadele örgütü olan sendikalar, işçi sınıfının mümkün olan en geniş kitlesini kucakladıkları ölçüde bu mücadelelerini etkin biçimde yürütebilmişlerdir. Bu nedenle sınıf sendikacılığının etkin olduğu ülkelerde sendikal örgütler, işçiler arasında ırk, milliyet, cinsiyet, dil, din, meslek, vasıf vb gibi açılardan hiçbir ayrım yapmaksızın çeşitli siyasal görüş ve eğilimin etkisi altında olan işçileri bünyelerinde barındırmış, onları kendi sınıf çıkarları için harekete geçirebilmiştir.

Ancak sermayenin, sendikaları yasal olarak tanıması asla onları kabullendiği anlamına gelmemiştir. Sermaye sınıfı fırsat buldukça ve ihtiyaç hâline geldikçe zora başvurmaktan ve sendikaları zayıflatmak için eline geçen fırsatları seferber etmekten geri durmamıştır. Bu politikaların en somut sonucu hiç kuşkusuz işçi sınıfı içinde ayrı bir üst tabakanın (işçi aristokrasisi) oluşturulması ve sermaye ile diyalog ve işbirliğini sağlayacak sendika bürokrasisinin egemen hâle gelmesidir.

Sendikal hareket içinde sınıf sendikacılığının XIX. yüzyılın ikinci yarısından XX. yüzyılın ortalarına kadar işçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal ve ideolojik mücadelesini birbirine bağlayan ve karşılıklı olarak beslenmesini sağlayan bir dönem olmuştur. Sendikal bürokrasinin de etkisiyle sendikal alanda hızlı bir dönüşüm yaşanmış, sendikalar bütün bir sınıfın değil sadece üyelerinin çıkarlarını savunan kurumlara dönüşmüştür. Sendikal hareket ekonomik mücadeleyle, ekonomik mücadele de “sektör” ya da “işkolu” sorunlarına hapsedilerek mücadele alanı sınırlandırılmıştır. Sendikaların neredeyse yarı resmi devlet kurumları hâline getirilerek büyük ölçüde sendika bürokrasilerinin denetimine sokulduğu bu dönemin tüm olumsuzluklarına rağmen işçiler sendikalara sırtlarını dönmemiş, kitlesel olarak sendikalarda örgütlenmeye devam etmişlerdir.

Sendikalarda egemen olan sendika bürokrasisi sermayenin işçi hareketini gerektiği zaman baskı altına almak ve kontrol dışına çıkmasını engellemek için en etkili aygıt hâline gelmiştir.

İşçi sınıfının bugüne kadar yaşanmış olan tarihi ve ortaya çıkardığı zengin deneyimler, tek başına ekonomik (sendikal) mücadelenin, işçi sınıfının maruz kaldığı sömürünün ortadan kaldırılması için yeterli olmadığını defalarca ispatlamıştır. Karl Marx’ın, bu durumla ilgili yorumu şöyledir: “İşçi sendikaları, sermaye saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak görevlerini yaparlar. Kısmen başarısız olmalarının nedeni, güçlerini akılsızca kullanmalarındandır. Sendikalar, mevcut sistemin doğurduğu etkilere karşı küçük küçük çarpışmalardan ibaret bir savaş yürütmekle yetinip, bunları yaparken aynı anda, sistemi değiştirmeye uğraşmadıkları, örgütlü güçlerini emekçi sınıfın nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin tümüyle yok edilmesi için bir manivela olarak kullanmadıkları zaman genellikle başarısız olurlar.”[79]

Emek hareketinin, uzunca bir süredir içinde bulunduğu olumsuz koşulların üstesinden gelebilmesi için benimsenmesi gereken temel ilke, sınıf siyasetini toplumsal yaşamın dışına itmeye çalışan her türden ikiyüzlü tutumu mahkûm eden ve tüm sınıfı kendi öz siyaseti doğrultusunda birleştirmeye çalışan bir temelde yükselmek olmalıdır.

Bu konuda, yine Karl Marx’ın I. Enternasyonal’in 1866 Cenevre Kongresi’nde söyledikleri öğreticidir: “(Sendikalar-yn) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar. (Böylece-yn) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranarak, birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır.”[80]

Sendikalar, işçi sınıfını öncelikle sömürüyü sınırlandırmak amacıyla ekonomik mücadele içinde birleştiren, ancak sadece bununla yetinmeyip sömürüyü tamamen ortadan kaldırmak amacıyla sınıfın siyasal mücadelesini güçlendiren örgütler hâline getirildiklerinde, işçi sınıfının sadece bir bölümünün değil tamamının temsilcileri olarak, kendilerinin dışında olanları sınıf mücadelesine katmayı başaracaklardır.[81]

Karl Marx’ın, “Toplumlar üstesinden gelemeyecekleri sorunları gündeme getirmezler,” saptamasını unutmadan sendikaların işlevine ilişkin şunların da altı çizilmelidir:

İşçi sınıfının ekonomik ve siyasal mücadelesi arasında ayrım yapmak ne kadar gerekliyse, ikisi arasındaki tarihsel ve diyalektik ilişkiyi göz ardı etmek de o kadar büyük bir yanılgı olur. Devrimci siyasal hareketin amacı, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi ve sınıflı-sömürülü toplum düzenine son verilmesidir. Ama bunun için işçi sınıfı nesnel ve öznel açıdan belirli bir gelişme aşamasına ulaşmış olmalıdır. Tarihin hiçbir kesitinde ve hiçbir ülkede işçi sınıfının siyasal hareketi ve örgütlülüğü birdenbire ortaya çıkmamıştır. İşçi sınıfı içindeki devrimci siyasi canlanma, genelde işçilerin ekonomik mücadelelerine bağlı bir uyanışın ve bunun ifadesi olan bir ön örgütlülüğün yarattığı elverişli zemin üzerinde yükselmiştir. Diğer yandan, ekonomik hak elde etme mücadelesinin kendisi de siyasal bir mücadele doğurmuştur. Örneğin, herhangi bir işyerinde çalışma saatlerinin düşürülmesi için yürütülen kavga ekonomik mücadele kapsamındadır. Fakat bu tip mücadeleler bu noktada durmamış ve diyelim işçilerin ülke genelinde çalışma saatlerinin düşürülmesi için siyasal iktidarları yasa çıkartmaya zorladıkları bir siyasal hareket boyutu kazanmıştır.

Bu husus Karl Marx, Friedrich Bolte’ye yazdığı 23 Kasım 1871 tarihli mektubunda şöyle vurgulanır: “Ve işte böylece işçilerin her yerde birbirinden ayrı iktisadi hareketleri siyasal bir hareket doğurur, yani kendi çıkarlarını, genel bir biçimde gerçekleştirmek, toplumsal olarak zorlayıcı genel bir güce sahip olan bir biçim gerçekleştirmek üzere bir sınıf hareketi doğururlar. Bu hareketler belli bir ön örgütlenmeyi varsayarlarsa da, kendileri de, bir o kadar, bu örgütlenmeyi geliştirmenin araçlarıdırlar.”

Kapitalizmin tarihi incelendiğinde, işçilerin mücadelesinin patronlara karşı yürütülen iktisadi mücadeleler düzeyinde kalmadığı ve giderek genel bir sınıf hareketi düzeyine yükseldiği görülecektir. Bununla kastedilen kuşkusuz sınıf hareketinin gelişiminin tarihsel kökleridir. Zira işçi hareketindeki devrimci dönüşüm ve devrimci siyaset, asla iktisadi mücadele alanıyla sınırlı kalmamıştır ve kalamaz da.

İşçi hareketinin tarihsel ilerleyişi içinde siyasi mücadele öncelik kazanmış, ama bu gelişme sendikal mücadele gereğini ortadan kaldırmamıştır.

Yani işçi sınıfının ekonomik mücadelesiyle siyasal mücadelesi farklı içeriklere sahipler, ama nihayetinde birbirlerinden tamamen kopuk da değiller. Zaten politikanın son tahlilde yoğunlaşmış ekonomi anlamına geldiği biliniyor. İşçiler ekonomik mücadele temelinde yalnızca tekil patronlarla karşı karşıya gelmekle kalmıyor, daha kapsamlı ekonomik hak talepleri için yürütülen eylemler onları patronlar sınıfıyla ve bu sınıfın devletiyle karşı karşıya getiriyor. Bu nedenle sınıfın sendikal mücadelesi kaçınılmaz olarak siyasi alana doğru uzanmaktadır.

İşçi mücadelesinin ekonomik ve siyasal boyutları arasındaki ilişkinin doğru tarzda kavranması, bu ilişki alanından türeyen pek çok önemli sorunun aydınlatılması bakımından da önem taşıyor.

Bu nedenle V. İ. Lenin, kendiliğinden patlama niteliği taşıyan bir iktisadi grevin bile siyasal açıdan önem taşıdığına atıfta bulunur. Zira daha önce atalet içinde debelenen işçilerin, örgütlenmede ve mücadelede ilk adımları atmaları önemli bir gelişme demektir. Komünistler işçilerin kaydedeceği bu tür sıçramalara asla kayıtsız kalmamışlardır ve kalamazlar da. Parçalanmış ve birbirleriyle rekabet eden işçilerin artık ortaklaşa hareket etmeye başlamalarının ileriye doğru atılmış bir adım olduğuna ve bu yüzden sendikaların işçiler için bir dayanışma okulu işlevi görebileceğine Karl Marx da dikkat çeker.

O hâlde V. İ. Lenin’in, “Grev, işçilere patronların gücünün ve işçilerin gücünün ne olduğunu öğretir. Onlara sadece kendi patronlarını ve iş arkadaşlarını değil, bütün patronları, bütün kapitalist sınıfı düşünmeyi öğretir… Her grev bir savaş okuludur, fakat savaşın kendisi değildir,”[82] saptaması eşliğinde Karl Marx’ın, “Sendikalar bayraklarına ‘bir günlük adil işe bir günlük adil ücret!’ şeklindeki muhafazakâr slogan yerine ‘ücret sistemi kalksın!’ şeklindeki devrimci sloganı yazmalıdır,”[83] uyarısını “es” geçilmemelidir.

 

II.1) SENDİKAL ÖRGÜTLÜLÜK HÂLİ VE DURUM

Coğrafyamızda sendikal örgütlülük hâli hiç de iç açıcı değil… (Ama yine de Karl Marx’ın, “Eğer dış görünüş ve şeylerin özü aynı olsaydı, o zaman bilime gerek kalmazdı,” sözü unutulmamalıdır…)

“Nasıl” mı? Türkiye’de işçilerin yüzde 90’ı sendikasız; yüzde 95’i toplusözleşmesiz![84]

DİSK-AR tarafından hazırlanan ‘Sendikalaşma ve Toplu İş Sözleşmesi Raporu (2013-2017)’, resmi sendikalılık oranının yüzde 12 olmasına karşın fiili sendikalılık oranının yüzde 10’lar civarında kaldığını, sendikalı olanların da önemli bir bölümünün toplu iş sözleşmesi yapamadığını ortaya koyuyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerinden hareketle hazırlanan raporda dikkat çekilen noktalar şöyle:

-Resmi sendikalaşma oranı yüzde 12…

-Kayıt dışı işçileri de kapsayan fiili sendikalaşma oranı yüzde 10…

-Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi oranı genelde yüzde 7.3, özel sektörde yüzde 5.5…

-İşçilerin yüzde 90’ı sendikasız, yüzde 95’i toplu iş sözleşmesiz…

-2013-2017 arasında sendikalı işçi sayısı 1 milyondan 1.6 milyona çıkmasına rağmen, sendika üyesi işçilerin yaklaşık 450 bini toplu iş sözleşmesinden yararlanamıyor…

-Sendikalaşmada yaşanan artışın temel nedeni kamu taşeron işçilerin sendikalaşması, ancak büyük bölümü toplu iş sözleşmesi kapsamında değil…

-Sendikalaşmanın en düşük olduğu işkolları yüzde 2.9 ile inşaat, yüzde 3.4 ile turizm ve yüzde 5.1 ile büro işkolu…

-Erkek işçilerde sendikalaşma oranı yüzde 13 iken, kadın işçilerde yüzde 8…

-İstanbul yüzde 7.8 sendikalaşma oranı ile 81 il içinde 76. sırada…[85]

Bu tabloda toplam işçi sayısı 2017’nin Ocak ayına göre 881 bin 785 artarken; sendikalı işçi sayısındaki artış ise 77 bin 73 kişide kaldı. Yani sendikalaşma oranı yüzde 12.18’den yüzde 11.95’e geriledi. En fazla üyeye sahip işçi konfederasyonu Türk-İş, üye sayısı en fazla artan işçi konfederasyonu ise Hak-İş oldu. En fazla üyeye sahip işçi sendikası da değişti. Hak-İş Başkanı Mahmut Arslan’ın genel başkanı olduğu Hizmet-İş Sendikası üye sayısında Türk-İş’e bağlı Türk Metal Sendikası’nı geçti. Hizmet-İş Sendikası’nın üye sayısında 6 ayda 19 bin 842 artış oldu. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işkollarındaki işçi sayıları ve sendikaların üye sayılarına ilişkin temmuz ayı istatistiklerini yayımladı. Sonuçlar özetle şöyle:

-Oran düştü: Toplam işçi sayısı ocak ayına göre 12 milyon 699 bin 769’dan 13 milyon 581 bin 554’e çıktı. Sendikalı işçi sayısı da 6 ay öncesine göre 1 milyon 546 bin 565’ten 1 milyon 623 bin 638’e yükseldi. Buna karşın sendikalı işçi sayısındaki artış, toplam işçi sayısındaki artıştan daha düşük kaldığı için sendikalıların oranı yüzde 12.18’den yüzde 11.95’e geriledi.

-Hak-İş büyüyor: En fazla üyeye sahip konfederasyon değişmedi. Türk-İş ocak ayında 889 bin 509 olan üye sayısını 907 bin 328’e yükselterek en fazla üyeye sahip konfederasyon konumunu korudu. Üye sayısını en fazla artıran konfederasyon ise Hak-İş oldu. Hak-İş, ocak ayında 488 bin 723 olan üye sayısını 6 ayda 544 bin 566’ya çıkardı. DİSK’in üye sayısı da 141 bin 729’dan 145 bin 988’e yükseldi.

-En fazla üyeye sahip işçi sendikası değişti: 2017 yılı Ocak ayında Türk-İş’e bağlı Türk Metal Sendikası 194 bin 670 üyesi ile en fazla üyeye sahip sendikaydı. Türk Metal’in üye sayısı Temmuz’da 200 bin 398’e çıktı. Buna karşın aynı zamanda Hak-İş Başkanı Mahmut Arslan’ın genel başkanı olduğu Hizmet-İş Sendikası’nın üye sayısı ise 6 ayda 186 bin 750’den 206 bin 592’ye fırladı.

-En fazla üyesi olanlar: Hizmet-İş 206 bin 592, Türk Metal 200 bin 398, Genel-İş 64 bin 883, Tez-Koop-İş 60 bin 584, Tes-İş 57 bin 845, Belediye-İş 57 bin 518 ile en fazla üyeye sahip sendikalar oldu.[86]

Verilerin ortaya koyduğu gibi işçi sınıfının en büyük sorunlarından biri de sendikalılaşma oranlarının yani örgütlü işçi sayısının son derece düşük olmasıdır. Kuşkusuz bunda AKP hükümetinin ve sermayenin büyük payı olduğu gibi mevcut sendika bürokrasisinin de önemli bir rolü bulunmaktadır. AKP iktidara geldiğinde ilk işi 4857 sayılı İş Kanunu ile işçi sınıfının birtakım haklarını tırpanlamak oldu. AKP döneminde taşeronlaştırmanın yaygınlaşması sendikal örgütlenmenin önüne büyük bir set çekti. Diğer taraftan özelleştirilen devlet işletmelerinde çalışan on binlerce işçi sendika dışına itildi. AKP döneminde sendikalılaşma öyle bir duruma geldi ki, birçok sendika hükümetin koyduğu yüzde 1 barajının dahi altında kalarak toplu iş sözleşmesi hakkını kaybetti.

 

SİGORTALI VE SENDİKALI İŞÇİ SAYISI (2013-2016)

TARİH

SİGORTALI İŞÇİ SAYISI

ÜYE SAYISI

ÜYE ARTIŞI

ORAN (yüzde)

2013 Ocak

10.881.618

1.001.671

30.495

9.2

2013 Temmuz

11.628.806

1.032.166

64.374

8.9

2014 Ocak

11.600.554

1.096.540

92.941

9.5

2014 Temmuz

12.287.238

1.189.481

107.983

9.7

2015 Ocak

12.180.945

1.297.464

131.592

10.7

2015 Temmuz

12.744.685

1.429.056

84.997

11.2

2016 Ocak

12.663.783

1.514.053

-14.193

12.0

2016 Temmuz

13.038.351

1.499.860

 

11.5

 

DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre ise Türkiye’de sendikalılaşma oranı yüzde 10.1 iken; toplu iş sözleşmesi kapsamı oranları açısından durum daha da vahimdir. İşçilerin sadece yüzde 6.5’i toplu iş sözleşmesi kapsamındadır. Özel sektörde ise toplu iş sözleşmesi kapsamı yüzde 4.3 civarındadır. Diğer bir ifadeyle toplu iş sözleşmesi yoluyla fiilen sendikal haklarını kullanabilen işçilerin oranı genel olarak yüzde 6.5, özel sektörde yüzde 4.3’tür.

Resmi rakamlara göre en fazla işçinin çalıştığı sektörlerden biri inşaat sektörüdür. Çalışma Bakanlığı 2017 Ocak ayı istatistiklerine göre, bu sektörde çalışan 1 milyon 556 bin işçiden sadece 48 bin 267’si sendikalıdır; bunların 46 bini aşkını esasen kamu işçilerinin örgütlü olduğu Yol-İş sendikasına üyedir. Özel sektörde örgütlü işçilerin sayısı son derece az olduğu gibi, Yol-İş dışındaki sendikalar barajı aşamadıkları için, diğer sendikalarda örgütlü işçilerin toplu sözleşme hakkı da yoktur. Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar işkolu en fazla işçinin çalıştığı işkoludur. Bu işkolunda 3 milyon 74 bin 231 işçi çalışırken bunun 158 bin 114’ü sendikalıdır. Yani bu işkolunda sendikalılaşma oranı yüzde 5.1’dir.

Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı 1 milyon civarındadır. Oysa sendikalı işçi sayısı 1 milyon 546 bindir. Yani 500 binden fazla işçi sendika üyesi olduğu hâlde toplu iş sözleşmesinden yararlanamamaktadır.

Özellikle işçilerin toplu iş sözleşmesi ve grev hakkından yoksun olması sermayenin elini oldukça rahatlatmaktadır. Sendikalı işçilerin de gerçek örgütlülük düzeyi ortadadır. Bir yandan sermayenin saldırıları, diğer taraftan sendika bürokrasinin ihaneti işçi sınıfını felç etmektedir. Toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı olan az sayıdaki işçi de sendika bürokrasisi yüzünden dağınık vaziyettedir.

Özel sektörde sendikalı 643 bin işçinin 194 bini Türk Metal üyesidir. Türk Metal bir sendika dahi değil, işçileri sömürü esareti altında tutan patronlara bağlı gangster bir örgüttür. 2015 yılının Mayıs ayında işçiler Türk Metal’in ihanetine yeter deyip metal fırtınayı başlatmışlardı. Türkiye’nin en büyük fabrikalarında çalışan 40 bini aşkın işçi isyan bayrağını çekerek Türk Metal’den istifa etti. Ne var ki bir yandan işçilerin deneyimlerinin ve bilinç düzeylerinin düşük olması, bir yandan da diğer sendikaların bürokratik tutum içinde olması nedeniyle bu fırsat değerlendirilemedi.

 

II.2) DURUM VE GÖREV(LER)

 

Sermayenin saldırılarına karşı koymak için sendikaların mücadeleci, militan bir çizgiye çekilmesi şartken;[87] işçi sınıfı 12 Eylül faşizmiyle başlayan gericilik döneminin boğucu atmosferinden (AKP pratiği sayesinde!) hâlen kurtulabilmiş değildir.

Burada durup bir parantez açmak gerek: Erdoğan ve onun temsil ettiği burjuva kesimler sınıfsal ayrımların ve kapitalizmin çelişkilerinin üstünü örterek, bunlar yokmuş gibi davranarak toplumu dini ve siyasi kimlikler temelinde ayırmaktadırlar. Onlar, işlerine geldiği biçimiyle toplumu Müslüman/muhafazakâr ve bunların karşısında yer alanlar biçiminde bölmektedirler; Karl Marx’ın, “Kapitalistleri iktidarda tutan sihir, işçiler arasındaki bölünmedir,” saptamasını doğrularcasına!

Ve gerçek şu ki bu anlayış modern kapitalist ilişkiler söz konusu olunca bal gibi korporatizme kapıları açmaktadır ve AKP iktidarının son dönemlerinde daha fazla kendini dışa vurmuştur. Korporatizm işçi sınıfının düşmanıdır ve faşizme geçişin hazırlık safhasıdır. Çünkü korporatizm sınıf ayrımlarının üzerini örter. Bu yaklaşıma göre işçi sınıfı ve burjuvazi değil, meslek örgütleri vardır; ekonomik süreçlere sınırsız biçimde müdahale eden devlet ise onları ortak çıkarlar temelinde birleştirmektedir. Lakin hakikâtte işçi sınıfı, devlet denetimine alınan sendikalar eliyle kontrol edilmekte, işçi sınıfının mücadelesi bastırılmakta, sermaye sınıfı ise palazlandıkça palazlanmaktadır.

AKP, Hak-İş eliyle bunu yapıyorken; hatırlayın: Korporatizm, Mussolini İtalya’sında, Hitler Almanya’sında ve Franko İspanya’sında uygulanarak işçi sınıfının mücadelesi bastırılmıştır. Korporatizm de, özellikle işçi sınıfı kitlelerinin bilincini felçleştirmek amacıyla demogojik bir “eşitlik” vurgusu yapılmaktan geri durulmaz. Devletin kendini sınıflar üstü olarak sunması, sınıfsal ayrımları sözde yok sayıp sendikaları ve işveren örgütlenmelerini mesleki örgütler biçiminde kendi bünyesinde birleştirmesi bu “eşitliğe” kanıt olarak gösterilmektedir. Korporatist uygulamalar, bazı ülkelerde burjuvazinin kimi kesimlerinin muhalefetinin de bir sonucu olarak işçi sınıfına olumlu bir şey olarak gözükebilmiştir.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, zaten İslâmcı/muhafazakâr motivasyonlarla hareket eden Hak-İş ve Memur-Sen’in önü açılmış, bu konfederasyonlar işçi sınıfı içinde hükümetin bir uzantısına dönüşmüşlerdir. Gerek baskı ve zorbalıkla gerekse patronaj ilişkileriyle kamu emekçileri Memur-Sen’e üye yapılırken, muhalefet odağı olan KESK, yetkili ve etkili bir sendika olmaktan çıkartılmıştır.

Daha sonra da Türk-İş’e bağlı pek çok sendika ve üst bürokrasi AKP’nin yanında saf tutmaya başlamıştır. Bilhassa Türk-İş’in şu anki yönetimi, aynı Hak-İş gibi doğrudan AKP’nin “işçi komitesi” konumundadır. Sendikaları zayıflatan ve önemli bir kısmını da kontrolüne alan AKP, işçi sınıfına dönük her saldırıyı pek de patırtı gürültü olmadan hayata geçirebilmiştir.

AKP ve Erdoğan, sendikaların milliyetçi ve muhafazakâr bir anlayışla devletin denetimine girdiği, işçi sınıfının herhangi bir hak mücadelesinde bulunamadığı, devletin sendikalar üzerinden işçi hareketini kontrol ettiği bir çalışma rejimi inşa etmek istiyor. Bu kapsamda muhalefet odağı olabilecek sendikalara operasyonlar çekiliyor, AKP’ye muhalefet örgütleyen sendikaların başı eziliyor.

Yani burjuvazinin dünya genelini kapsayacak biçimde giderek artan saldırılarının da etkisiyle çalışma koşulları ağırlaşıp ücretler düşerken, esnek çalışma biçimleri yaygınlaşıp taşeronlaşma genelleşirken; işçi sınıfı hareketindeki genel tıkanıklığı yaratan çeşitli etkenler hâlâ gündem maddemizdir.

Bu noktada en önemli faktör, komünistlerin sınıf hareketindeki etkisizlikleri ve sendika bürokrasisinin sendikal örgütlerde ipleri tamamen ellerinde tutuyor olmalarıdır.

Elbette çok çeşitli boyutları var. Bunlardan ilki işçilerin bilfiil örgütlü mücadelesinin yerine hukuk mücadelesinin ikame edilmesidir. Ne yazık ki, işçilerin kendilerine ve sınıflarına duydukları güvensizlik, sendikal bürokrasinin de yönlendirmesiyle, onları sıklıkla mücadelelerini tümüyle “yasal haklar” çerçevesine oturtmaya yöneltmektedir. Sendika bürokratları gelişen tüm mücadeleleri burjuva yasaların dar çerçevesine hapsetmeye çalışmakta ve böylelikle mücadelenin güçlenerek yayılmasını önlemekteler.

Artık bu tutum sendikal bürokrasinin belirgin bir tavrı hâline gelmiştir. Burjuva hukukunun sermayenin ortak çıkarları ile belirlenmiş sınırlarının olduğu ve bu sınırın duvarlarına çarpmanın işçiler açısından kaçınılmazlığına dair gerçek çırılçıplak ortadayken, mülkiyet ve sınıf ilişkilerinin dışında tarafsız bir hukukun var olabileceği ve işçilerin haklarını bu sayede alabilecekleri yanılgısı sendika bürokratlarınca işçilerin zihinlerine yerleştirilmektedir.

Devamı için Tıklayınız



Bu yazı 3164 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI